ÇAY DERESİNİN TOZLU YOLLARI -17- BÖLÜM...

Köşe Yazıları / Nusret Özkan

ÇAY DERESİNİN TOZLU YOLLARI -17- BÖLÜM...

ÇAY DERESİNİN TOZLU YOLLARI -17- BÖLÜM...

Gençlik yıllarımızda ilçemizde hizmet verecek kültür, sanat ve spor merkezleri pek yok gibiydi. 60'lı ya da 70'li yıllar olmasına karşın, şimdiki Çalıkoğlu İş Merkezinin yerinde bir ŞEHİR KÜTÜPHANESİ vardı. Çocuklar, gençler ya da büyükler oradan kitap alır, okurlardı. Resim Öğretmeni Cemalettin PEKTAŞ'ın beni dünya klasikleriyle tanıştırması o kütüphanede olmuştu. Kitap konusunda önemli hizmet veren bir adres de ÇEKİÇ KİTABEVİ'ydi. O yıllarda satışlar iyi olmalıydı ki, babaları Murtaza ÇEKİÇ önderliğinde, Cengiz ÇEKİÇ ve ağabeyi yıllarca Emirdağ'ın bu konuda ihtiyacını karşılamıştır. Okuyucu kitlesi önemli bir yoğunlukta olmasa, o yıllarda şehirde kütüphane olmasına rağmen özel bir kitabevi direnip ayakta kalamaz, hizmet veremezdi. Liseli gençlerin büyük çoğunluğunda her gün kitap ve defterlerin yanında koltuk altında mutlaka bir kitap bulunurdu. Demek ki, öğretmenlerimiz bizlere kitap okuma alışkanlığını, kitabı sevmeyi o yıllarda iyi öğretmişlerdi. Okulumuzun da önemli sayılacak büyük bir kitaplığı vardı. Sait Faik ABASIYANIK ve Sabahattin Ali Öyküleri'nin o yıllarda tiryakisi olmuştum. Okumak üzerine yine o yıllarda şehrin değişik caddelerinde hizmet veren oldukça fazla gazete bayisi vardı. Büyüklerimizin akşam eve gelirken ceplerinde mutlaka bir gazete olurdu. Babam o yıllarda "AKŞAM GAZETESİ"okurdu. Ben de gazetenin spor sayfasını çok beğendiğim için, babam gelir gelmez gazeteyi alır, hemen ilk spor haberlerini okurdum...

Geçen yazılarımın birinde belirtmiştim: Askeri sinemanın kapıları sivillere kapatılınca, bu alanda Bolvadin Caddesi üzerindeki ÇILDIR SİNEMASI tek merkez olarak kalmıştı. Çocuklar ve gençler genelde gündüz, büyüklerimiz akşamları film izlerlerdi sinemada. Okul yönetimleri geceleri sinema seyretmeyi yasaklamıştı öğrencilere. Yakalandığımız zaman cezalandırılırdık. Sinemada az da olsa bazı günler ilçemize gelen tiyatro grupları oyun sahnelerdi. Oyunlar perdenin önündeki geniş platformda oynanırdı. En son izlediğim oyun Cahit ATAY'ın "PUSUDA" adlı oyunuydu. Çıldır Sineması, müzikal etkinliklere de ev sahipliği yapardı. Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği alanında o yılların beğenilen sanatçıları sinema salonunda önemli konserler vermişlerdi. Bunların arasında en unutulmayanı Neşet ERTAŞ konseriydi. İyi hatırlıyorum, o gece sinemanın salonu ve balkon kısmı ağzına kadar dolmuş, koltuk aralarındaki boşluklar bile ayakta insanlarca doldurulmuş, kapılar kapatılınca birçok insan dışarda kalmıştı. Neşet ERTAŞ'ın bizim edeleri sahneye çıkarması, onlarla kardeş, akraba olduklarını söylemesi, sonunda edelerin de klarnet ve davulla eşlik edip, birlikte "DOYULUR MU DOYULUR MU..."türküsünü söylemeleri, bitiminde bizlerin çılgınca alkışlaması görülmeye değerdi. Aylardan bir gün, sinemada Türk Sanat Müziği Konseri yapılacağı söylenmişti. O yılların meşhur seslerinden Nusret ERSÖZ gelecekti. Bilet alıp, Musa TEKİNER arkadaşımla içeri girmiştik. Salonda 20-30 kişi anca vardı. Sanatçı gelmiş, saz heyetiyle birlikte bekliyordu. Aradan geçen zamanda seyirci pek artmadı. Bir ara anons yapıldı, konserin "KIZ MESLEK LİSESİ"'ne alındığı söylendi. Kalktık, okulun salonuna yöneldik. Yeni gelenlerle birlikte salonun yarısı anca dolmuştu. Nusret ERSÖZ sahneye çıktı. Çok yakışıklı bir sanatçıydı.7-8 şarkı okuyup, programı kısa tuttu, konseri bitirdi. Galiba seyircinin az oluşu sahnede onu motive etmemiş olacak ki, hemen indi ve salondan ayrıldı...

Felsefe Öğretmenimiz Hayri ULUTAGAY, makinistliğini yaparak her çarşamba öğleden sonra okulumuz eski binanın konferans salonunda bizlere film izletirdi. Yerli-yabancı güzel filmler izliyorduk. Bir gün baş rollerini Cüneyt ARKIN ve Sevda FERDAĞ'ın paylaştıkları bir filmi izliyorduk. Film gayet güzel, sesizce izlenirken birden adı geçen artistlerin ateşli bir sevişmesi başlamasın mı...Sevda FERDAĞ o yıllarda biz gençlerin gözdesiydi. O yıla göre oldukça cüretkar ve çıplak yayınlanan sahneler bizleri kımıldatmış, kızlar kıs kıs gülüyorlar...Bir de baktık karanlık salonda Hayri Bey, şaşırmış, filmi durdurmak istiyor ama telaştan makineyi bir türlü kapatamıyordu. Baktı ki olacak gibi değil, filmi kopardı. Işıklar yandı. Herkes birbirine bakıp, gülüyordu. Hayri Bey, terlemiş, mahçup bir vaziyette, çocuklar film bitmiştir, dağılabilirsiniz..."dedi. Birer ikişer salonu terkederek, boşalttık. Erkekler oldukça keyfliydi. Belki de o ana kadar öyle sahneler görmemiş öğrenci de olabilirdi. "Ne filmdi ama..."diye diye, gülüşe gülüşe merdivenlerden inip, okuldan ayrıldık. O günden sonra bir daha okul salonunda film izleyememiştik.

Fransızca öğretmeni Hulusi KARACA'nın bana takıntısı hala devam ediyordu. Yoklamada "YOK" yazmadığı için derse girmiyordum. 2 saat ya okul dışına çıkıp gezip, geliyordum ya da okul bahçesinde futbol, voleybol oynayanlar varsa onların aralarına katılıyordum. Bu durum sınıf öğretmenimiz M.Ali ERGENÇ'in dikkatini çekmiş olacak ki, beni yanına çağırdı "hayrola Özkan, sen neden derste değilsin de bunlarla top oynuyorsun?" diye sordu. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Yalan söylesem inandırıcı olmazdı. Anlattım herşeyi öğretmenimize. Türkçe Öğretmeni Necati AKALTUN'da ordaydı. "Nusret doğru söylüyor M.Ali Bey. Eylül ayındaki bütünleme sınavında komisyon üyesiydim. Nusret dersi orda geçti." diyerek bana destek vermişti. M.Ali Bey, sinirli bir şekilde kolumdan tutarak "Yürü, sınıfa birlikte gidiyoruz"dedi. Sınıf kapısını tıklattım, açtım. M.Ali Bey önde ben arkada sınıfa girdik. Hulusi Bey bizi görünce şaşırdı. "Hayrola M.Ali Bey ?" diye sorunca, M.Ali Bey "Hocam, Özkan burda derste olması gerekirken aylak aylak dışarda dolaşıyor"dedi. Hulusi Bey gayet aldırmaz bir şekilde yüzü sınıfa dönük, "Bırakın dolaşsın hocam, ben izin veriyorum"diye cevap verdi. "Hem siz karışmayın hocam, o benim meselem"deyince, M.Ali Bey baktı ters cevaplar alacak, "Peki, sonra konuşuruz hocam"deyip kısa kesti ve sınıftan ayrıldı. Sırama geçip, yerime oturdum. Hulusi Bey "Elber bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak" şarkısını söylüyordu. Sınıf kendi halinde bir şeylerle meşguldü. Öğretmen şarkı söylüyordu. Ne dersti ama. Zaten Hulusi Bey doğru dürüst ders işlemez, dakikaları ZEKİ MÜREN şarkıları söyleyerek ve onun taklidini yaparak geçirirdi.

Ders bitiminde Okul Müdürü Selahattin ERDEM'in odasına gittim. Baktım Müdür Başyardımcısı Hasan BAYRAM'la oturuyorlardı. Müdürümüze durumu anlattım. Derste iyi olmama, sınavlarım iyi geçmesine rağmen haksız yere sınıfta kalacağımı söyledim. Hasan Bey, "Nusret bizi bu işe bulaştırma önümüzdeki hafta müfettişler geliyor. Bana gel dilekçeni ben yazdırayım, şikayet edersin..."dedi. Müdür Bey'de onayladı. "Tamam öğretmenim"dedim ve odadan ayrıldım. Sınıfımızın çoğu not yönünden Fransızca'dan muzdarip olduğu için arkadaşlara "okula müfettişler geliyormuş, Hulusi Beyi şikayet edelim"dedim. Bu laf Hulusi Bey'ün kulağına gitmiş. Beni nerde görse, boynuma sarılıyor "Koçum benim, en esaslı öğrencimsin. Artık sınıfta kalmak yok, rahat ol. Seni öğle yemek tatilinde yaptığımız voleybol maçları için bizim takıma aldım, bekliyorum"demez mi! Ben saf bir şekilde inandım. Öğleyin gittim, takıma girdim, voleybol oynuyoruz. Maç bitiminde bana yarım ekmek içinde köfte getirttiriyor, "kola"yla birlikte bir güzel karnımı doyuruyorum. Bu ilgi ve ziyafet günlerce sürdü. Hulusi Bey'le can ciğer olmuştuk. Şikayeti unutmuştum artık. Müfettişler geldi, bir hafta sonra gittiler. Gittiklerinin ertesi günü, Fransızca dersinde Hulusi Bey "Ulan ŞİNİK KAFA Nusret (kafam büyük olduğu için öğrenci arkadaşlarım bana bu lakabı takmışlardı), ben sana sormazmıyım artık. O köfteleri burnundan fitil fitil getireceğim..."demez mi! Bütün kaynar sular tepemden aşağı dökülmüştü. Hulusi Bey'le aramızdaki maç kaldığı yerden devam edecekti...
Nusret Özkan / Öykü / Yazı / Hayat Kesiti

  • Tarih: 07.08.2020 03:02