KÜRTLER NEREYE GİDİYOR...

Köşe Yazıları / Ömer Özkan

KÜRTLER NEREYE GİDİYOR...

Leyla Zana: "Kürt sorununu Sayın Erdoğan'dan başkası çözemez" demişti. Gerçekten de Kürtlere reva görülen 80 yıllık zulme Sayın Erdoğan son verdi. "Baldıran zehri içmek içilecekse içerim" dedi ve içti. Sayın Erdoğan ve temsil ettiği AK Parti hareketi, her türlü riski göze aldı. Kürt sorununu masaya yatırdı.On üç yıllık AK Parti döneminde "barış" gerçekleşti. Çözüm süreci devreye girdi. Yani, şimdilik, şu ya da bu biçimde Kürt ulusunu temsil edenlerle, TC Hükümeti arasında anlaşma gündeme geldi. Doğu ve Güney-Doğu illerindeki sıkıyönetimler, olağan-üstü haller kaldırıldı. 3500 Köy yakılmış, bu bölgedeki köylüler topraklarından edilmişti. Bilindiği kadarıyla bu ülkede 17 bin faili meçhul vardı. Kürtlerin inkarına son verildi. Doksanlı yıllarda akıl almaz bir kirlilik süreci ülkeyi içten kemiriyor, sistem adeta çöküyordu. AK Partinin hızlı yükselişinin önünün, bütün siyasi hareketler "şeriat geliyor" yaygarasıyla önlemeye çalışıyordu. Ülkede korku dağları yaratılıyor... Sayın Erdoğan'ın otoriter, zalim bir diktatörlüğe yürüdüğü türküsünü çığırıyorlardı. Bu gidiş, kısa zamanda "Tayyip düşmanlığı" ile sonuçlandı. Böylelikle ülkede zaten varolan dindar Müslümanlarla batıcı-laik kesimler arasındaki uçurum, iki ayrı düşman kampa dönüşerek daha da derinleşti. Fakat AK Parti demokrasi yolundaki kararlı yürüyüşünü sürdürdü. Süreçte işkenceler tarih oldu. Diyarbakır Cezaevi müzeye dönüştürüldü. Kürtçeye konan yasak ve engeller kaldırıldı. Kürt Enstitüsü kuruldu. TRT Kürtçe yayın yapmaya başladı. 20 Yıl önce, Türkiye'de böyle değişimler gerçekleşeceği söylenseydi, kimse buna inanmazdı. Ama Sayın Erdoğan sözünde duran, gerçekten de elini taşın altına koyan liderdi.

İşte Türkiye, 21.inci yüzyıla, ardına demokrasi rüzgarlarını alarak böylesine hızlı girdi. Gelişimin dinamikleri yeni bir devlete doğru yol alıyordu. Böylelikle, eski devlet tarih oldu. Devletin karakteri değişti. 80 Yıllık vesayetçi/militarist yönetim sona erdi. Demokrasi sivilleşti. Böylelikle yeni devletin Kürt sorununa bakışı da temelden değişti. Neyse... bu gerçekleri gören Öcalan, gelişmelerden dersler çıkardı. "Silahlı devrim teorisi"nin geçerliliğini kaybettiğini, silahlı dönemin kapandığını tespit ve ilan etti. Diyarbakır'da kutlanan 2013 Nevruzuna Ozan Şivan, İbrahim Tatlıses, Kürt Halkının efsanevi lideri Sayın Molla Mustafa Barzani'nin oğlu Mesut Barzani gibi ünlüler katıldı ve onların huzurunda Öcalan'ın o meşhur mektubu okundu. Öcalan PKK güçlerine: "dağdan inin, silahları bırakın, demokrasi için siyaset yapın" çağrısı yaptı. Doğru olan da buydu. Zira PKK yanlış yoldaydı. Hem bağımsız devlet olmanın tarihsel olarak zamanı geçmiş, hem de Türk Devleti muazzam bir değişim geçirmişti. Artık ne Türkiye "Eski Türkiye" ne de devlet "vesayetçi" devletti. Bu tarihsel gelişmeler zemininde barış süreci zirve yapıyor... umut veriyordu.

Ama 7 Haziran seçimleri sonunda ne olduysa oldu, gizli güçler tetiğe bastılar, terörü hortlattılar. Olanlar apaçık ortadaydı. Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, Öcalan değişiyor... ama Kandil Baronları asla değişmiyordu. Kandil ayrılıkçılıktan, bölücülükten asla ödün vermiyordu. Evet... KCK yönetimi açıktan Öcalan'ı dinlemiyordu. Öcalan ve onun gibi düşünenleri... Leyla Zana'yı, Hatip Dicle'yi saf dışı ediyorlardı. Gelişmelerin en sıkıcı tarafı da Selahattin Demirtaş ve HDP takımının Kandil şahinlerinin yanında yer almasıdır. Cici başkan her ne kadar barış yanlısı gözükse de, kesinlikle şahinlerin kuklasıdır.

Kandil "devlet içinde devlet olma" stratejisini terk edemez. Kandil, "Otonom Kürt Bölgesi" sürecini ilk aşama olarak zorunlu görüyor. Bu süreç "özerklik"le tamamlanacak... ardından da Irak ve Suriye ile bütünleşerek "Kürt Devleti" inşa edilecektir. Bu nedenle şimdiki devlet içinde devlet olma uygulaması, Kandil için yaşamsaldır. Öte yandan, PKK/KCK'nın Yakın-Doğu'daki öteki radikal terör örgütleri gibi... IŞİD gibi... El-Kaide gibi petrol kuyuları, "hazır kaynakları" yoktur. PKK/KCK kendi göbeğini kendi kesmek, gelir alanlarını kendisi yaratmak zorundadır. Yani devlet içinde devlet uygulaması onun gelir kapısıdır... ekmek kapısıdır. Değilse, hayatı dağda geçmiş,dağ yaşamına alışmış "hazır-yeyici" lumpen militanların karnı nasıl doyacak? Beyaz trafiği kalıcı bir çözüm değildir. PKK'nınmutlak gelir kaynaklarına gereksinimi vardır. Bu gerçeği hükümet bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama üstüne gitmiyor, savsaklıyor. Çözüm süreci adına vergi ya da haraç toplanması görmezlikten geliniyor. AK Partinin en büyük zaafı budur. Bu zorbalık, bu çağ-dışı yapı çözülmeden "silah mı, siyaset mi?" sorusunun ayakları havada kalır... yere basmaz. "Silahlar bırakılsın da ondan sonrası düşünülür" biçiminde düşünmek, Otonom Bölge uygulamalarını devam ettirmek... teröre zemin hazırlamaktır.

Kürt siyasal hareketi, Suriye olaylarıyla yeni bir döneme girdi. Bu dönem, 1990'lara göre daha karmaşıktır. Hükümet soruna yalnızca terör penceresinden yaklaşıyor. Bu amatörce yürütülen bir politikadır. Bu yol, meydanı Kandil'e, onun legal partisi HDP'ye bırakma yoludur. Silahları bırakmak, tek başına bir çözüm olamaz. Belli bir konsensüs sağlanmadıkça, kalıcı ve somut bir sözleşme yapılmadıkça, silahları bırakmak işe yaramaz. Diyelim ki PKK/KCK, silahlı güçlerini Irak'a ya da Suriye'ye çekti. Yarın, istediğinde bu güçleri tekrar Türkiye'ye sokmak zor mu? Bu durum, sorunun çözümünü değil, olsa olsa Kandil'e zaman kazandırmaya, rahat nefes almasını sağlamaya yarar.

O zaman ne yapılmalı? Kürt Sorunu, Kürt isyancılarla oturup, kalıcı bir kontrat imzalamaktan geçer. "Terör mü, yoksa siyaset mi?" biçiminde soru sormak, ortaokul sıralarında "münazara" yapmaya benziyor. HDP Milletvekillerine "PKK'ya terör örgütü diyebilir misin?" sorusu da, köşeye sıkıştırma numarasıdır.

Adam zaten PKK'dır... KCK'dır. Hem HDP'ye legal çalışma hakkı tanıyorsun... sonra geri dönüyor "terörü lanetle" diyorsun. Lanetlese bile bu takiyye olmayacak mı? HDP'yi PKK/KCK'dan bağımsız düşünmek, siyaseti bilmemek demektir.

Bölücü hareketin "baş düşmanı" T:C:'dir. Gününümüzde bu taktik "Tayyip Düşmanlığı" ile kamufle ediliyor. Tayyip Cumhurun başı değil mi? Ona düşman olmak, aynı zamanda T.C' ne düşman olmak demektir. Cici Başkan Sayın Erdoğan'ı baş düşman ilan etti. Gerçi Kılıçdaroğlu ve Bahçeli de aynı. Fakat, Kürt Hareketine tarihte görülmemiş derecede el uzatan bir başbakanı, sonra da cumhurbaşkanını, bir Kürt liderin baş düşman etmesi anlamsızdır. CHP ya da MHP bu düşmanlığı bilerek ya da bilmeden siyaset için yapıyor. Ama Kürtler, Türk devletine düşman oldukları için Tayyip'e saldırıyorlar. Kürt Sorununda devrim denecek gelişmelere imza atmış bir lidere düşmanca saldırmak terbiyesizlik değil midir? Kürt Sorunundaki bütün pürüzleri "gelin oturalım, birlikte çözelim" diyen bir devleti baş düşman ilan etmek etik midir? Kimse, 7 Haziran sonrası, birdenbire hortlayan terörün nedenin çözemedi. 1990'lara dönüşün tek nedeni budur. Kandil'in baş düşmanı T.C. Devletidir. Onun içindir ki HDP ve cici başkan aynı çizgiyi sürdürüyor. HDP Hem parlamentoyu kullanıyor, hem de ustalıkla T.C. düşmanlığını derinleştiriyor.

Kürt Hareketi günlük palyatif önlemlerle zayıflatılamaz. İç güvenlik uygulamaları ideolojik mücadele ile birlikte yürütülmelidir. Kürt Hareketi "Kürt milliyetçiliği"ne sığınarak yığınsallaştı. Aslında bu gurup 68 ya da 78 kuşağından kalma, Leninist artıklardır. Türkiye'de Leninist sol, sosyalizmin en güçlü yıllarında bile yığınsallaşamadı. Şimdi silahlı devrim peşinde koşuyorlar. Sosyalizmin geleceği yoktur. Sosyalizm, tarihsel olarak sahneyi terk etti. Kürt Devleti kurulacaksa bu iş sol artıkların değil, Kürt burjuvasının işidir. Öğrenci derneklerinden gelme eş başkanlarla, üniversitelerden devşirme kavgacı kızlarla yürüse yürüse terör hareketi yürür. PKK/KCK küçük burjuva genç katmanlardan, vandallardan oluşuyor. Böylesine zavallı ekiplerin devlet kurduğu nerede görüldü? Hem, ulus-devlet ve kurumları tarihsel olarak eskimiş, kokuşmuştur. Dünya yeni arayışlar içinde, küme devlet peşinde...

  • Tarih: 15.08.2015 15:36
  • Güncelleme: 15.08.2015 12:37