AVRUPA'da MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞI...

Köşe Yazıları / Ömer Özkan

AVRUPA'da MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞI...

Flaman Menfaati Partisi (Vlaams Belang) Genel Başkanı Filep De Winter, parlamentoda Kur’an-ı Kerim’i kaldırarak: “Bugün, tüm sıkıntıların kaynağı bu kitaptır. Şiddet ve ölümler bu kitaptan geliyor.” söylemiyle Belçika’da İslamofobiyi tetikleyen bir konuşma yaptı. Bu adam milliyetçi/faşist Flaman partinin lideridir. Oysa ki milliyetçilik, dinsel değil ulusal farklılıklar üzerinden düşmanlık yaratan bir ideoloji idi. Yani milliyetçiliğin temeli şovenizmdi. Ama günümüzde, özellikle Avrupa’da milliyetçi akımlar renk değiştiriyor… “yabancı düşmanlığı”na dönüşüyor.

Almanya’daki PEGİDA’yı ele alalım. Neo-nazilerin yarattığı bir örgüttür PEGİDA. Yine Fransa’daki Le Pen hareketi… o da klasik milliyetçi ilkeleri terk etti. Le Pen, Fransa’nın göçmenler tarafından işgaline karşı siyaset üretiyor. Yabancı düşmanlığı temelinde geliştirdiği politikalarla güçleniyor. Günümüz fotoğrafı, milliyetçi akımların “yabancı düşmanlığı”na nasıl dönüştüğünün kanıtıdır. Yabancı düşmanlığı, AB entegrasyon süreçlerini torpillemeye, insanların dikkatlerini başka sorunlara kanalize etmeye yöneliyor. Yabancı düşmanlığı, küresel dönemde milliyetçiliğin yeni biçimidir. Çünkü Hitlerizmi tarih mahkum etti. Statükocu güçler Avrupa’nın Müslümanlaşmasından ziyade, “Müslümanların Avrupa’da çoğalmaması”nı istiyor. Medeniyetler çatışmasının amacı entegrasyon sürecini torpillemektir. Ulus-devlet ve kurumlarını yaşatmak, rejimi devam ettirmek isteyen egemen çevreler, yeni milliyetçilik silahına sarılıyor.

Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısından sonra, tüm Avrupa ülkelerinde düğmeye basıldı. Belçika’daki provokasyonları parlamentodaki muhafazakar Hıristiyanlar değil, “yeni milliyetçi”ler başlattı. Ardından güvenlik güçleri harekete geçti. Bugünlerde, bereli özel timler Brüksel sokaklarında lazerli silahlarla dolaşıyor. Geçenlerde, akli dengesi yerinde olmayan bir vatandaşımızı altı polis araya aldı ve kalbine sıkılan tek kurşunla öldürüldü. İç İşleri Bakanlığından, Belçika’daki Türk medyasına “gece yarısı” demeçleri geliyor… Türklere gözdağı veriyorlar. Öte yandan, Belçika’da grev dalgası kabarıyordu. Grev hazırlıkları yoğunlaşıyordu. Ne yazık ki, grevler bile Charlie Hebdo saldırısından sonra bıçak gibi kesildi.

Bugünkü baskı ve şiddet eğilimleri, genellikle “anti-müslüman” çizgide ilerliyor. Cadı kazanı kaynatılmaya başladı. İslamofobi biçimindeki saldırılar Kur’anın aşağılanmasına, İslamiyetin “öcü” gibi gösterilmesine yöneliktir. Anti-müslüman saldırılarsa Müslümanları, yani Müslüman gurup ve toplulukları hedef alır. Günümüzde anti-müslüman baskı ve şiddetin muhatabı Avrupa’da yaşayan Müslümanlardır. Anti-müslüman komplolar elbette İslamofobiyi tetikler. İslamofobi de Müslüman düşmanlığını temellendirir. Bu iki silah, aynı fizikteki “bileşik kaplar” örneği gibidir. Birisi dolarken, öteki boşalır.

Müslüman düşmanlığı seçimle belli yerlere gelmiş siyasetçilerimizi de hedef alıyor. Onlara: “… sesini çıkarma haa… seni partiden aday gösterdik, bir dahaki seçimleri düşün” biçiminde gözdağı vermeye çalışıyorlar. Belçikalı siyasiler Türk seçmenleri hala “oy deposu” olarak görüyor. Özgürce düşünmemizi, demokratik kazanımları geliştirmemizi istemiyorlar. “Gerektiği zaman biz her hakkı tanırız. Siz susun!” der gibi bir tavır sergiliyorlar.

Bir avuç Türk elbette Belçika’yı fethetmeyecek. Ama Belçika’da “azınlık” bir koloni olduğumuz da kabul görmelidir. Belçika çok uluslu bir ülkedir. Belçika demokrasisinin çıtası gerçekten yüksektir. Fakat böylesine ileri politik koşullarda, yalnız Müslümanların kendi öz-kurumları yok. Flamanlar, Valonlar ileri derecede eşit haklara sahipler. Hatta sınır boylarında 50-60 bin nüfuslu, küçük küçük kasabalarda yaşayan Alman, Hollandalı, Fransız topluluklara bile “özel statü” tanınmış. Ama bu ülkede yaşayan bir milyona yakın Müslüman kendi kültürlerini özgürce yaşatacak statülerden mahrum. Evet… bireysel haklardan herkes eşit oranda yararlanıyor. Fakat, yabancılar için bireysel yasallıklar yeterli değildir. Belçika’da 800 binden fazla Müslüman yaşıyor. Bundan böyle İslamofobi ya da Müslüman düşmanlığı sürekli gündemde kalacaktır. Müslüman kitle, ulusal ölçekte kendi kurumlarını yaratmalıdır. Sivil Toplum Kuruluşlarından –derneklerden- başka resmi kurumlara dayanaklara gereksinim var.

Müslümanlar derken, Belçika’da yaşayan iki Müslüman topluluğu kastediyorum; Türkiyelileri ve Faslıları. Bu iki toplumun ikisi de, artık Belçika’nın yerleşik, kalıcı parçalarıdır. Bunlar Belçika’da ikamet ediyor, Belçika’da çalışıyor… Belçika’nın ekonomik siyasal yaşamına katkıda bulunuyorlar. O zaman bu halkların –yanlış anlaşılmasın dinsel temelde değil, ulusal temelde- neden “özel statülü bölge”leri olmasın? Bugün, yalnız Fransa’da beş milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Bunların ortalama %60’tan fazlası Fransız vatandaşıdır. Belçika’da da Müslüman nüfus 800 bini geçti.

Avrupalı uluslar yabancı istemiyor. Yabancıların sistem içinde, kendi kurumları yoluyla “entegre” olmalarını istemiyorlar. AB Ülkeleri bir nevi “asimilasyon” uyguluyor. “Belçikalılaşacaksınız” diyorlar. Tamam… zaten Belçikalı olduk. Fakat, Maastrict Sözleşmesinde; kendi kültürümüzü özgürce yaşatma ve geliştirme hakkımız var. İşte bu noktada, parlamento ya da komün seçimlerinde Türklerin de seçilmeleri çizgisinin aşılması zorunludur. AB Sürecinde, yeni demokratik kurumlar yaratılmalıdır.

Küresel dinamikler insanlığın, dünya halklarının entegrasyonunu adım adım örüyor. Tarihsel akış yeni bir dünya kuruyor. Bu anlamda entegrasyon yalnız Avrupa’nın değil, tüm insanlığın sorunudur. Sanayi devrimi ulus-devletler temelinde insanlığın ayrışmasını gerçekleştirdi. Fakat küreselleşme ya da bilgi devrimi yeni bir dünyaya adım atmamızı başlattı. Ulusal sınırlar, gümrükler... ulusal pazarlar yok oluyor. Bu gelişmeler, bir çağdan bir başka çağa devinimin ayak sesleridir. AB bütünleşmesi bu yeni çağa geçiş sürecinin somut örneğidir. Bu süreçte, Avrupa haritasında, ekonomik entegrasyon inanılmaz boyutlara tırmandı ama, siyasal bütünleşme bu gelişime ayak uyduramadı. Ulus-devlet sistem olarak sarsılıyor, silikleşiyor… fakat ulusal parlamentolar hala varlıklarını sürdürmeye, her gün, heran “milliyetçilik” üretmeye devam ediyor. AB’nin temel çelişkisi budur. Bu çelişki çözülmedikçe, Avrupa’nın “tekleşmesi” süreçleri hızlanmadıkça, medeniyetler çatışması durulmaz.

Belçika’da, topluluklar arasında “güçlü-zayıf” eşitsizliği egemen. Aslında bugünkü Belçika yalnızca Flaman ve Valonlardan oluşmuyor. Evet… Flamanlar da Valonlar da Belçika’nın asli sahipleridir. Ama günümüz Belçika’sında toplumsal dengeler değişiyor. Bugün bu küçük ülkede 200-250 bin dolayında Türkiyeli ve 400 binden fazla Maroken var. Günümüzde özel statülü kasabalarda 50-60 bin nüfuslu küçük küçük topluluklar bile Belçika’nın demokratik zenginliğinden yararlanıyorken, daha büyük topluluklar… Türkler ve Marokenler neden yararlanmasınlar? Bunlar Belçikalı değil mi?

Günümüz Avrupa’sında anti-müslümanlık hortladı. Yukarıdaki paragrafta da vurguladığım gibi, entegrasyon süreçleri hızlanmadıkça, Avrupa’nın tekleşmesi ilerlemedikçe, Avrupalı Müslümanlara yönelik baskı ve şiddet giderek daha da yoğunlaşacaktır. İşte bu nedenle hayat özel statülü modelleri dayatıyor. Brüksel’deki Schaerbeek ve Saint-Josse komünleri “özel statülü bölge”ler olabilir. Bu belediyeler Türkiyeli halkların sığınacağı demokratik kaleler olabilir. Belediye meclislerinden ayrı, küçük bir meclis… ya da ne bileyim “akil insanlar gurubu” vb… gibi organlar inşa edilebilir. Türkiyeli halkların demokratik sorunları bu kurumlarca yönetilebilir. Özel statünün kurumsallaşması “özerk bölge” değildir. Yerinden yönetim de değildir. Belçika’da belediyeler (komünler) zaten yerinden yönetim odaklarıdır. Demokratik kazanımların yüksek boyutlarda biçimlendiği Belçika’da, büyük bir boşluk var. Belçikalılar, Müslümanları “ikinci sınıf” vatandaş olarak görüyor. Bu boşluk yeni kurumlarla doldurulmalıdır.Türkiyeli ve Faslı halklar, artık yeni kurumlara kavuşmalıdır. Sivil Toplum Kuruluşlarının faaliyeti ya da belediye meclislerine, parlamentolara seçilen siyasilerin “bireysel” mücadelesi elbette devam edecek. Ama bu çabalar yeterli değildir. Mutlaka yeni kurumsal yapılara, yeni paradigmalara ihtiyaç var. İslamofobi ya da Müslüman düşmanlığı belasıyla savaşırken, özel statü sorunu unutulmamalıdır.

  • Tarih: 14.02.2015 00:47
  • Güncelleme: 13.02.2015 22:50